YOL
Gelecek konuklar her yıl aynı olsa da, heyecan hep doruktaydı. Kaldıkları süre boyunca yaşananlar özenle hafızalarda saklanıyor, her fırsatta sohbetleri renklendiriyordu. Çocuklar konukları misafir ediyordu her resimde, bin bir renkle. Köy kahvesinde ilk söz konukların nasıl geleceği ile başlıyor, bütün gün de daha önceki gelişlerinden hikâyeler dökülüyordu bir bir… Onları ilk gören kutsanmış gibi ömrü boyunca o anı unutmuyor, anlatıyordu her fırsatta. İlk gelen konuğu kim gördü, nasıl yemek yediler, nereleri gezdiler, nasıl dinlendiler hepsi tek tek tablolaşıyordu ağırlayanların aklında. Ellerinden geleni yapsalar da gün geçtikçe neden azaldıklarını çözememekten çaresiz ve üzgün, bekliyorlardı konuklarını yine de…
Her şey dikkatle tek tek gözden geçirildi. Eskiyen yerler yenilendi, temizlik yapıldı. Geceyi geçirecekleri yer ve yiyecekler kontrol edildi. Eksikler not edildi, talimatlar verildi. Bazen tedavi gerektiren durumlar da oluyordu. Bu nedenle hemen kasabaya haber salındı. Mutlaka her şey hazır olmalı ve ne gerekiyorsa yapılmalıydı. Her zamankinden daha az sayıda olsa da konuklar, onları ağırlamak kutsal görev gibiydi…
Günlerin uzadığı, güneşin ışıklarını daha çok yaydığı günlerden bir gün… İlk konukların gelişini koşarak haber verdi çocuklar, gökyüzünde düğün var, halay çekiyorlar diyorlar heyecanla… Beklenen konuklar geliyordu…
Çok yükseklerden ve uzaklardan, binlerce yıldır bilinmiş bir yol, gözü kapalı gidiyor. Nereden, ne kadar gidilecek, nerede dinlenilecek, hepsi yazılı bedeninde. Yolculuk yapıyor, yol üstünde konaklıyor, besleniyor, çoğalıyor ve yavrularını büyütüyor. Yine bedeninde saklı bir emir, onu ezberinden ulaştırıyor geldiği topraklara. Her gidiş dönüş bir hikâye, mutluluk ve hüzünle dopdolu. Gün geçtikçe de hüzün ve tedirginlik artıyor. Artık çok uzaklardan ve çok yükseklerden çizilen yol eskisi gibi değil bölünmüş, bölüyor yaşamlarını. Bazen dinlendikleri, susuzluklarını giderdikleri yer bir sonraki yolculuklarında bir türlü bulunamıyor, şaşıyor pusula… Gözü kapalı buldukları yiyecekler ve su yok oluyor, aç susuz kalıyorlar… Bulduklarında da konakladıkları yeri bin bir güçlükle, bitkin, aç ve yaralı düşüyorlardı çaresiz…
Eskiden ezbere bildikleri, yerden gökyüzüne yükselen sıcak sarmalın içine bırakınca, bulurlardı kendilerini gökyüzünün en tepesinde, çırpmadan kanatlarını… Gökyüzünde zirvesinden süzülüp sıcak sarmalın, bedenlerinde yazılı yoldan diğer bir sıcak sarmala ulaşırlardı korkusuz… Görenler düğün yaptıklarını sanıp hayranlıkla seyre dalardı dönerek yükselen binlerce leyleği… Artık şaşkın ve tedirgin leylekler. Ya bildikleri gökyüzü değil ya da bildikleri yerde değiller, bilinmez bir yolculukta…
Yanında yavrusu, bekliyor yorgun ve tedirgin. Yazsa da bedenlerimizde gökyüzündeki bu yol ve yolculuk, artık bildiklerimiz bizi ulaştırmıyor topraklarımıza diyor…
Konuklar gitti, belli yolları yine şaşacak… Konuşuyor konukları ağırlayanlar, üzgün ve çaresiz…
Leylek beyaz değil kırmızı diye diretiyor resim yapan çocuk. Kırmızı leylek görülmüş mü? Resimler, anılar, hikâyeler hep beyaz leyleklerden bahseder, kanatlarının ucu kara boyalı. Kırmızıydı gördüğüm leylek, kıpkırmızı. Kanamış, saramamış kimse kırılan kırmızıya boyanmış kanadını diyor leyleği resmeden çocuk…
 
Gül Yücel
 
Nisan 2009